• Serbest ticaret ve özgür -serbest- sanatı, birbirlerine karşıt değil de, ilkini bir hakim sistem, diğerinin ise onun yaralarını saran, bütünleyici bir parçası olarak görmek mümkündür.
  • Soruyorum: Neden bu kadar çok eleştirmen, bunca filozof bir sanat eseriyle yaşanan deneyimin açıklanamaz, tanımlanamaz olduğunu ve sanat eserinin tanımı gereği aklın kavrama kapasitesini aştığını iddia etmekten böylesine hoşlanıyor? Neden bu insanlar, bilginin, kavrayışın yenilgisine böylesine kolay hükmetiyor? Akılcı kavrayışı küçümseme, aşağılama yönündeki bu bir türlü dizginlenemeyen arzuları nereden kaynaklanıyor. Sanat eserinin indirgenemezliğini, ya da daha uygun ifade edersek sanat eserinin aşkınlığını kabullenmek için ortalığı bu kadar kasıp kavurmaları neden?
  • Consumerism: Tüketimin sürekli artırılmasının ekonomik gelişme açısından zorunlu olduğunu, daha fazla tüketmenin insanı mutluluğa götüreceğini savunan ideoloji.
  • Sanat dünyası dikey olarak katmanlı, yatay olarak heterojen bir nitelik taşır ve birbirini kesen pek çok ortaklığı ve iş ilişkisini kapsar.
  • Enstalasyon, kitle kültürü ile arasında  devam eden rekabette kendini gösterir.
  • Sanat, içeriği ele alma biçimiyle kendini kitle kültüründen  ayırır.
  • Enstalasyonun avantajlarından biri de, bir eserin yalnızca bir mekan içerisinde üretilmesi, izleyicilerin oraya gitmelerini garanti etmenin bir yoludur.
  • İz, bir bienal için tipik bir temaydı; çünkü her şeyi kapsayacak şekilde  genişletilebilir ve böylece hemen hemen hiç bir şey ifade edemez hale getirilebilirdi.
  •  Liverpool böyle bir etkinlik için çok elverişli bir yerleşimdir: Bir zamanlar(kölelik de dahil) ticaretten elde ettiği büyük zenginlikle ticaretin ve küreselleşmenin tarihini teşhir etmek için uygun bir sahne olan rıhtım kentidir. Şimdi viran haldeki kent dokusu, sanat teşhiri için kullanılabilecek bol miktarda boş mekan içerir ve terk edilmiş alanları, romantik hayaller kurduran ağaç iskeletleriyle, mutenalaştırma için biçilmiş bir kaftandır.
  • Bond’un yazdığına göre, kentin her yanına dağıtılmış sanat sergileri “ziyaretçilerin sanatı deneyimlerken bir yandan da Liverpool’un zengin karakterini keşfetmelerini” sağlıyordu. Yani sanatın turizmle bağlantısı açıkça ortaya konmuştu.
  • Rosa Martinez, “bir bienali meydana getiren şey nedir?” sorusunu şöyle yanıtlıyor:
  • İdeal bir bienal özünde politik ve ruhani bir şeydir. Bugünü tefekkürle izlerken onu değiştirmektir arzusu. Arthur Danto’nun hayran olduğum tanımlamasındaki gibi, bienal, “ulusaşırı bir ütopyanın bir anlık görünümüdür.”
  • Jean Fisher, artık bu tür sanat için temel sorunun sesini duyuramamak değil, bilakis, aşırı görünürlük kazanmak olduğunu söyler, çünkü kültürel farklılık çok kolay pazarlanabilir hale gelmiştir.
  • Bienal, dünya kenti olduğunu iddia eden -ya da sıklıkla görüldüğü üzere, dünya kenti olmaya heveslenen- bir kentin sahip olması gereken marifetlerden yalnızca bir tanesidir; belli bir turist kesimi( ki bazıları olağanüstü varlıklıdır) çekmesi ve kenti terketme ihtimali olan kent sakinlerini eğlendirmesi umulan bir etkinliktir.
  • Bienali herhangi bir yeni teknoloji fuarından ya da önemli bir futbol maçından ayıran iki faydası vardır. Birincisi, akademik çevrelerdeki eleştirmen ve kuramcılardan yükselen tüm net nidalarına karşın kamuoyunun gözünde sanat, sıradan kültür ve eğlenceyi aşan bir prestije sahiptir ve evrenseli işaret eder.
  • Çağdaş sanatta alışageldiği üzere, hiçbir sentez ya da çözüm önerilmez.
  • Eserinizi topluma sunmak, yaşayan bir hayvanı mezbahaya götürmekten farksızdır. Eserim artık bana ait değil, ona dokunan tüm insanların malı oldu. Eserim artık somut ve pis.
  • Wang, buzun içine bir yığın lüks tüketim malı gömer, insanlar bu eşyaları alabilmek için her yolu kullanarak buzu kırarlar, sonunda da doğal olarak duvar yıkılır.
  • En sistemli çalışmalar, düzensiz ve dağınık gelişmeye bağlı olarak düşünürlerin olağanüstü zıt sahnelerle karşılaştığı koşullarda üretilir; bu düşünürler, bir tarihsel dönemden diğerine kolaylıkla atlayabilecekleri bir ortamda yaşıyor gibidirler.
  • Sanatta kullanım değerini gerçekleştirme iddiasından bile vazgeçilir; sanatçılar yalnızca, sanat ile meta kültürü arasında hiçbir ayrımın kalmadığı yeni ortamı yansıtır ve incelerler -hiçbir eleştiri getirmeden, hiçbir değişim arzusu göstermeden.
  • Sanatın sıradan metalarla benzerliği arttıkça, sanatçıdan ürettiği ürün hakkında eleştirel bir yorum beklemek de saçma olur.
  • Mübadele değerinin maddi tezahürü olarak sanat, metaların en soyutu olan parayla aynı koşullara sahip olur -nitekim zenginler tarafından gerçekten de para gibi, yarı likit spekülatif sermaye gibi kullanılır; bunun sonucunda da mübadele değerinin içselleştiği pek çok sanat nesnesi, herkesin gözlerinden ırak, sırf bu amaçla yapılmış depolarda kilit altında tutulur.
  • Oyuncakların kullanım amaçları ile üretim koşulları arasındaki, aynı derecede çarpıcı olan karşıtlık pek işlemez: Mesela Çin’de, katı bir disiplin altında çalıştırılan ve her türlü güvenlikten yoksun fabrika ile kalabalık yatakhane arasında savrularak yaşayan kadınlardan pek bahsedilmez.
  • Pek çok sanat eseri biriciktir, bu ise arz kanunlarının işleyişini engeller, ya hep ya hiç kanunu işler; böylece arz ve talep arasında karşılıklı tepki vermeye dayalı bir denge kurulamaz.
  • Hiçbir sıradan nesne sıradan bir şey muamelesi görmek için ısrar etmez; ama bir sanat eseri böyle davrandığında tam da bu çabası nedeniyle kendini ele vermiş olur. Böyle bir durumda sanatın işlevi sanatın farklılığını yeniden üretmektir. Ne var ki tek bir gerçek, sanatın bu farkı ortadan kaldırmaya çalışması ama bunu başaramaması gerçeği, belki de sanat hakkında başka her türlü mazeretten ya da eleştiriden daha fazla şey anlatır bize.
  • Teknokratik: iki karşıt argüman arasındaki orta yolun her zaman doğru olduğunu iddia eden mantıksal yanılgı.
  • Şirketler, sanatı kullanarak, reklamla sağlanamayacak bir marka bağlılığı yaratmak isterler; devlet ise sanatı kullanarak, serbest ticaretin toplumsal birlik üzerindeki yıkıcı etkilerini dengelemeye çalışır. Yani hem şirket hem de devlet, el birliğiyle işlerlik kazandırdıkları güçleri dizginlemeye çalışırlar.
  • Müzelerin sermaye artırmak için en çok rağbet ettiği yöntemler, dev sergiler düzenlemek ve genişletmektir.
  • Sanatla uğraşan kişinin -ve ürettiği eserin- görevi, bir yer edinmek ve bu yere damgasını vurmaktır.
  • Hume’a göre yalnızca, kendi zihnimizde doğrudan ve aracısız olarak deneyimlediğimiz ideleri, duyum ve izlenimleri bilebiliriz; bilgide zihnimizin ötesine geçemeyiz ve bundan dolayı herhangi bir şeyin insan zihninden bağımsız olarak var olduğunu söyleyemeyiz. Hume, insan zihnini bilgi bakımından analiz ettiği zaman, insan zihninin tüm içeriklerinin bize duyular ve deney tarafından sağlanan malzemeye indirgenebileceğini görmüştü; bu malzeme ise algılardan başka bir şey değildi.
  • Danto şunu savunur: Warhol’un Brillo kutuları, görsel olarak gerçek Brillo kutularından ayırt edilemiyorsa, bu, sanatın görsel farklılığıyla tanımlanamaz hale geldiğini gösterir ve bu nedenle sanatın felsefi olarak karakterize edilmesi gerekir.
  • McEvilley’e göre:
  • Toplumsal çalkalanmaların yoğunlaştığı anlarda, sanat bir toplumun değişme potansiyelini geciktirebilir, gizleyebilir veya yanlış ya da yetersiz temsil edebilir. Bugün, aksi yöndeki bütün aksiliklere rağmen, sanat bunun karşıtı bir rol oynuyor. Geleceğin izini süren sanat, yeni bir benliği, yeniden tanımlanmış bir tarihin aydınlığına kavuşturacak yolları keşfediyor.
  • Bu kültürdeki herkes, sanatın yetki alanına girmenin serbest ve izinli olduğunu bilir. Basitçe söylersek: Sanat füze bilimi değildir ve ona tepki verme eğilimi ve erişim imkanı dışında, sanata bakmanın hiçbir ön koşulu yoktur.
  • Marx ve Engels’e göre ideolojide her şey tepe taklak görünür, işte çağdaş sanat da, bize zorla dayatılan her şeyi özgürlüğün hayata geçirilmesi olarak yüceltiyor. Bu çabalarında inandırıcı olmayı başarabiliyorsa, bunun nedeni, sanatı izleyen elitlerin tecrübe ettiği şeyin özgürlük, çeşitli rollerin benimsenmesi ve bir yana bırakılması, ve tüketici tercihine dayanılarak inşa edilmiş çoklu kimlikler olmasıdır.
  • Sanatın mantığının sürekli olarak tabuları yıkmakla, gösteriye hız vermekle ve insan tanımının sınırlarını çekiştirerek genişletmekle uğraştığını söyler – hatta yaratıcı genetik manipülasyonlara bile başvurur.
  • Bourdieu, sanat neden hiçbir şekilde açıklanamasın, diye soruyor. Bourdieu’ye göre açıklama talep etmek, “insanın kendini, kelimelerle tarif edilemez deneyimler yaşayabilen tarif edilemez bir birey sanma kibrine, (en azından sanat aşıkları arasında) çok yaygın olmakla birlikte insana ‘seçkinlik’ zannı veren bu kibire karşı manevi bir tehdit oluşturur.
  • Eğer bir işin sergilenmesinin herhangi bir etki yaratması beklenmiyorsa, teşhir bir performans olmaktan öteye geçemez ve izlenmesi de bir tür eğlence olarak kalır. Denebilir ki sanat dünyası toplumun geri kalanından geçirmez engellerle ayrılmış değildir; dolayısıyla bu teşhirler mutlaka daha geniş bir alanda etkili olabilir.
  • Radikal bir sanat politikayı konu edinmekten daha fazlasını yapmalıdır, kendi üretim, dağıtım ve izlenme koşullarını da değiştirmek zorundadır.
  • Birincil ekonomilerin bilgi-işlem ekonomisi yönünde değişmesinden işbirliği değerleri doğar ve artık kullanıcılar ile üreticiler arasındaki işbirliği, yatırım sermayesinden daha önemli bir örgütleyici güç olabilir. Bunun sonucunda “kendiliğinden ve ilkel bir tür komünizm potansiyeli” doğar. Açık Kaynak ya da serbest yazılım hareketi – tam da, telif hakkı yasalarının değişik bir biçimi altında korunan küresel, gönüllü işbirliği temelinde- Microsoft’un hakimiyetine meydan okumadır ve bu tür kolektif işlerin yürüdüğüne ilişkin çarpıcı bir örnek oluşturur.
Advertisements