• Bienallerin dünya sergileriyle aynı zamanlarda başlaması tesadüf değil. Bu dönem Avrupa’da demir yolu ağlarının inşa edildiği, kitlelerin hiç olmadıkları kadar hareketli hale geldiği, ticaretin geliştiği, mübadele ve teşhir değerlerinin öne çıktığı, yeni sergileme ve görme biçimlerinin oluştuğu bir zaman dilimidir.
  • Maurice Roche’a göre “küresel yoğunlaşma anları” yaratan bu etkinlikler, küreselleşmeyi hem kurmak hem de göstermek, yansıtmak gibi ayrıcalıklı bir konuma sahiptirler.
  • Bourdieu’ye göre sermaye, değişik şekillerde bulunabilen ve taşıyıcısını farklı alanlarda iktidar sahibi yapan değer ölçüsüdür.
  • Festival ve bienaller, bir yandan tabakalaşmayı kültürel sermaye ekseninde yeniden üretir ve var olan toplumsal yapıyı olumlarken, bir yandan da bu yapıyı dönüştürme potansiyelini taşırlar.
  • Bütün vatandaşlar, birer “hareketli reklam”a dönüşür ve diğer “reklam panosu-vatandaş”lara kendilerini bir “gösteri” gibi sunarlar. Bu yeni algılama ve hareket etme biçimleri aynı zamanda bireylerin kentle kurdukları ilişkiyi de dönüştürür. Gündelik hayatın estetikleşmesi çevresinde kentler de estetik bir kavrayışla yeniden düzenlenir.
  • Kent, tarihsel ilerleme mitinin bir imgesi ve bu süreçte devletin oynadığı rolün bir anıtı olarak, neredeyse yeni baştan yaratılır.
  • Haussman’ın projesinin Paris’te değiştirdiği sadece sokakların ve yapıların dış görünüşüdür. Sınıf çatışması gözden uzaklaştırılır, ama aslında eskisinden daha güçlü bir şekilde sürer.
  • Sanatsal yaratıcılık sadece kültür ürünlerinin yaratılmasında değil, aynı zamanda kentin paketlenip pazarlanmasında, başarılı bir gösteriye dönüştürülmesinde de kullanılır.
  • Tüketime adanmış yerler, eriyen kamusallık içinde, bireylerin biraraya gelebildikleri yegane mekanlar haline gelir. Konser ve sergi salonlarında, alışveriş merkezlerinde, turistlere ayrılmış eğlence mekanlarında tüketiciler, gerçek bir toplumsal etkileşim içine girmeden, ortak bir kamusal amaç gütmeden veya politik herhangi bir güce sahip olmadan biraraya gelirler.
  • Kentin kendisi tüketime sunulan bir metaya dönüşürken, sanatsal etkinlikler de bu metayı pazarlamanın ve satmanın araçları olarak önerilir.
  • Utku Varlık, “çokuluslu şirketler ve kültür bakanlıklarının ekonomik desteğini çok iyi kullanan bienal sistemi”nin, “giderek kapitalist dünyanın ışıklı bir panosu” haline geldiğini söyler.
  • Çokuluslu kapitalizmin mantığı, kültürü ve kültür üzerinden gündelik hayatın her alanını teslim almış, sömürgeleşirmiştir. Bu durum, eleştirel mesafenin ve bu mesafede temellenen kültürel bir siyaset olanağının ortadan kalkması anlamına gelir.
  • Faşizm, topluma içkin olan farklılığı, şiddet, sansür ve propaganda gibi yollarla bastırarak, devlet aygıtı içinde örgütlemeyi amaçlar.
  • Gündelik hayatın estetikleştirilmesi, yalnızca birtakım estetik duyarlılık ve pratiklerin gündelik hayatın her alanına yayılmasından ibaret değil. Bu sürecin diğer yüzünde, konformizm ve eleştiri yoksunluğu, kamuoyunun kitle iletişimi aracılığıyla standartlaştırılması, tüketim ve modanın tekdüzeleştirici etkisi kendini gösteriyor.
  • Sanat sergileri, galeriler ve müzeler, fuarlar ve festivaller, yalnızca turistleri değil, küresel sermayeyi, yönetici sınıfları ve vasıflı işgücünü de çeker.
  • Bienal gibi etkinlikler, yalnızca kent kültürünü zenginleştirmeye yönelik atılımlar olmaktan çıkarak, farklı kesimler tarafından desteklenen bir pazarlama stratejisinin parçası olur.
  • İstanbul yirmi yılı aşkın süredir, Türkiye’deki küreselleşme arzusunun ve bunun beraberinde getirdiği kentsel/kültürel dönüşümün hem öznesi hem de nesnesi olmuştur.
  • “Bir nehrin iki kıyısını bir köprüyle birleştirmek için, öncelikle o iki kıyının birbirinden ayrı olduklarını vurgulayan bir kavrayışa sahip olmak gerekir”. Bu nedenle ‘köprü’ yerine ‘kapı’nın daha uygun bir metafor olduğunu söyler. Çünkü ‘kapı’, “ayırmanın ve birleştirmenin, temelde aynı hareketinin iki yüzü olduğunu çok daha keskin bir biçimde dile getirir. Köprü, ayakları arasındaki bağlantıyı kurar; ama bunu ancak, her bir ayağı mekansal ve sembolik olarak sabitleyerek yapabilir. Bu da aradaki mesafeyi görünür ve ölçülebilir kılar. Oysa kapı, kapalı bir mekanın içi ile dışı arasındaki geçişi sınırlasa da, açılabildiği için, aynı zamanda beraberinde bir özgürlük vadi taşır. Kapı, dışarı adım atabilme ihtimaline ve bu adımı attığında kişinin karşısına çıkabilecek olan çeşitliliğe işaret eder. Kapının işleyişinde “sürekli bir değiş tokuş” vardır: “Yalıtılmış ayrı bir varlık alanından, mümkün olan bütün yönlerin sınırsızlığına” , kapıdan dışarı doğru akar hayat.
  • Uğur Tanyeli’ye göre, özel ve kamusal mülk arasındaki sınırların kesin olarak çizilmediği Osmanlı döneminde, kent hayatına katkıda bulunmak isteyen seçkinler, ya sosyal hizmetleri sunan kurumlara doğrudan para yardımı yapmış ya da bu hizmetleri verebilecek birimleri kurmuş, halkın faydalanabileceği mekanlar yaratmışlardır.
  • Sponsorluğun diğer pazarlama faaliyetlerine göre üstünlüğü, bir sanat etkinliğini destekleyen şirketin “reklam değil, haber olması”dır.
  • “Sanat izleyiciye göre yapılmaz”. Amaç, Alibeyköy’deki adamın seveceği oyunu sergilemek değildir. O, “açar televizyonunu, ne varsa onu izler”. Oysa kalkıp tiyatroya gitmesi, para vermesi, bunun için de festivallerde sergilenen türde gösterileri küçüklüğünden itibaren sindirmiş olması gerekir. Çünkü “izleyici bu yetilerden yoksun ise, sanat eseri kendini o kişiye açmaz”.
  • Kültürel birikim, farklı yaşam tarzları benimseyen ve bunlara uygun beğeniler geliştiren kentliler arasındaki sınırları yeniden çizer. Çünkü özlenen yaşam biçimlerine kavuşmanın anahtarı haline gelen tüketim, kişinin hem ekonomik hem de kültürel sermaye sahibi olmasını gerektirir.
  • Ağ toplumsallığı(network sociality) bir kültür ürününü tüketmenin, görmenin ve görülür olmanın doğru biçimlerini bilebildikleri için birarada bulunan kişiler arasında bağlantı kurulur.
  • Bauman’ın belirttiği gibi, kişi ile ‘öteki’ arasındaki mesafe, artık ahlaki bir değerlendirme meselesi değil, estetik bir konudur. Biriyle kurulan ilişkiyi belirleyen, birarada yaşamaktan ve aynı kaynakları paylaşmaktan doğan sorumluluk değil, zevk ve beğeniye dayanan tercihlerdir.
  • Öteki’nin tehdidi ve tehlikesiyle başa çıkmanın bir yolu olarak sunulan teknikler arasında, kamusal alanların özelleştirilmesi, güvenlik güçlerinin artırılması, sivil güvenlik birimlerinin silahlanması, güvenlik kameraları ve turnikeler gibi mekanizmaların yerleştirilmesi vardır. Kültür ise, toplumsal ayrışmayı yeniden kurmak için kullanıldığı zaman, bu tekniklerin estetik kopyası olarak işlemektedir.
  • Bienal kenti sanata değil, sanata kente taşımalı, gündelik hayat içinde eritmeye çaba göstermelidir. Belki de bizim sanatı anlamamız değil, sanatın bizi anlaması gereklidir. Çünkü “bakan-kişilerin karşısında otoriter olan bir sanatın […] hoşgörüsüz bir toplumdan başka bir gerçekliğe” işaret etmesi beklenemez.
  • Küratörün görevi “bu imkanlar tarlasını sürüp ekmek ona bakmak, içerisinde bir spekülasyonun meydana gelebileceği bir kurum ya da yapı” inşa etmektir.
Advertisements